Psikanalizin sahibinin kim olduğu sorusu şu an bize garip gelebilir; fakat bu, psikoloji tarihinin anlaşılması güç konularından biridir. ‘On the History of the Psychoanalytic Movement’ kitabında Freud, psikanalizin yaratıcısının kendisi olduğundan ve psikanalizi kendisinden başka kimsenin daha iyi bilmediğinden bahseder. Freud burada yazdıklarıyla, Jung ve Adler’in psikanaliz terimini kullanmayı bırakmalarını ister.
Adler, Freud’un bu ihracına, alternatif bir topluma ‘The Society for Free Psychoanalytic Research’ ismini koyarak cevap verir. Adler, Freud tarafından çok kırılsa da, bunun kurumsal bir konu olduğunu, bireysel bir konu olmadığını vurgular. Eğer Adler’in Freud’a olan tepkisi yanlış olsaydı, Adler ‘Psychoanalysis’ terimini kullanmayı bırakacaktı. Adler’in tersine Jung, kendini tamamen hayattan çeker. Jung, IPA (International Psychoanalytic Association) başkanlığı ve üniversite profesörlüğü de dâhil olmak üzere bütün kurumsal pozisyonlarından çekilir. Ayrıca Jung, Zurich psikanalitik toplumundan da ayrılır ve hayata dönmenin tek yolunu analitik psikolog olmakta bulur. Ellenberger, Taylor ve Shamdasani, Jung’ın psikanaliz dışındakilere de önemli derecede ilgi ve yöneliminin arttığını belirtirler.
Jung’ın Freud ve IPA ile olan deneyimi, derin organizasyonel sonuçlara yol açmıştır. Jung, düşünce ve tutumlarını değiştirdikten sonra da kendi çalışmalarını ileri götürebilecek yeni organizasyonel yapılar bulmak zorunda kalır. Bu yapılar, kendi fikirlerinin kalitesine ve o zamanki ihtiyaçlara cevap verici nitelikte olmalıdır. Ayrıca bu yapılar, kaçınılmaz olarak Jung’ın psikanalizle ilgili yaşadığı travmayı yansıtır. Bu yapılar gelişirken, travmanın etkisiyle psikanalizle çatışan ve belirsizliklerin olduğu yönler olur; bu da bazı ayrılıklara sebep olur.
Freud’un Jung’ı saf dışı bırakmaktaki kararlılığı, Jung’ın düşüncelerini takip edenleri azaltmaz; hatta Jung’ın sadık takipçileri mücadele etmeye devam ederler. Fakat diğerleri Jung’ı efsanelerin ve rüyaların popüler yazarı olarak görürler, ayrıca onlar Jungcı kuruluşların ve Jung’ı takip eden pratisyenlerin farkına varabilirlerdi. Freud tarafından Jung’a karşı başlatılan mücadele daha da ağır bir hale gelir. Öyle ki dil, analitik psikolojiyi dışarıda bırakır. Sosyal savunmanın, psikanalize iz bırakan sınırları koyma amacıyla yapılan, görünmez, sağlamlaştırılmış mücadelesi başarıya ulaşır. Ayrıca bu sınırlar psikanalizin bütünlüğünü ve merkez fikirlerini tehlikeye sokar. Jung çok fazla ileri gidebilen uyarıcı figür olarak kalır. Ayrıca Jung, neyin kabul edilebileceğinin tehlikeli sınırlarını belirleyen kişi olmuştur.
Jung’ın kendi çalışmalarını ilerletmek ve desteklemek için kurduğu organizasyon ‘Psychological Club’tır. Jung bunu ‘grup psikolojisindeki sessiz deney’ olarak adlandırır. II. Dünya Savaş’ından sonra analitik psikolojideki resmi profesyonel eğitime, Jung isteksiz olarak başlar. Yaşlılığı ve hastalığı onun rıza göstermesine sebep olur. Jung’ın Psikolojik Kulübü’yle psikanaliz arasında hep bir fark olmuştur ve ikisi de birbirleriyle yarışmaya zorlanırlar.
Referans:
Eisold, K. (2002). Jung, Jungians, and Psychoanalysis. Psychoanalytic Psychology, 19, 501–524.
Makaleyi özetleyen: Tuba Kocatepe
Jung etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Jung etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 Aralık 2010 Pazar
Makale Özeti: Two Qubits for C.G. Jung’s Theory of Personality
Bu çalışmada, psikodinamik geleneği bulan C.G. Jung takip edilmiştir. Çünkü bu gelenek; kişisel ve çift danışmalığında, insan kaynakları gelişiminde, çatışma yönetiminde, kişiler arası ilişkilerde, takım kurmada, koçlukta ve kariyer planlamada oldukça etkilidir. Ayrıca bu çalışma, Jung geleneği ve davranışçı gelenek arasındaki farklılıkları ortaya koyar.
Yaklaşık yirmi yıllık psikiyatri pratik deneyimi ve çalışmalarının ardından Jung, psikolojik tipler hakkında bir kitap yayımlamıştır. Bu kitapta Jung, insan kişiliğinin evrensel ve farklı yönlerinin analizini vermiştir. Jung’a göre bütün insanlar dört fonksiyonla donanmıştır. Bunlar; düşünme, hissetme, duygu ve sezgidir. Bu dört işlev, iki ayrı tutumla karışımlar yaparak, bir insanın bilinçli varlığına anlatım verebilmesi için sekiz ayrı seçenek oluştururlar. Bu tutumlar dışadönüklük ve içedönüklüktür. İnsanlar bu dört fonksiyonu da kullanırlar fakat hangi fonksiyonu daha baskın kullandıkları konusunda her insanın farklı seçimleri vardır. Jung’a göre farklı kişilik tiplerinin oluşmasında bu seçimler etkilidir. İçedönük insanlar, iç dünyalarındaki kendi düşünce, his, fantezi ve rüyalarını tercih ederken; dışadönük insanlar, dış dünyadaki olayları, kişileri ve aktiviteleri tercih ederler.
Jung, dördü dışadönük tutuma sahip olan diğer dördü ise içedönük tutuma sahip olan sekiz ayrı temel psikolojik tipin varlığını önermiştir. Bunlar; dışadönük düşünen tip, içedönük düşünen tip, dışadönük duygusal tip, içedönük duygusal tip, dışadönük duyusal tip, içedönük duyusal tip, dışadönük sezgili tip ve içedönük sezgili tiptir.
Bu durumu açıklamak için kullanılan basit fiziksel sistemler iki durumdan oluşur ve bunlara qubit adı verilir. Birinci qubit; Jung’ın dört psikolojik fonksiyonu olan düşünme, hissetme, duygu ve sezgi ile ilgilidir. Bunlar iki grup olarak temsil edilirler: birinci grup, düşünme ve hissetmeden oluşurken; ikinci grup, duygu ve sezgiden oluşur. Kişiliğin farklı tutumları (dışadönük, içedönük) ise ikinci qubit olarak adlandırılır.
Kuantum teorisi (bir atomun yörüngelerinde bulunan elektronların enerji seviyeleri arasındaki sıçrayışlar), matematiksel bir yapı olarak Jung’ın kişilik teorisine doğal bir çatı sağlar. Psikolojik kişilik oluşumunda bu iddianın hiçbir moleküler ve biyokimyasal temeli yoktur. Kuantum teorisi, Jung’ın tip dinamikleri fikrini ve karşıt psikolojik fonksiyon ve tutumların aynı kişide olabilmesini açıklamada etkilidir.
Referans:
Bickhard, M., Blutner, R., Hochnadel, E. (2010). Two qubits for C.G. Jung’s theory of personality. Cognitive Systems Research, 243-259.
Makaleyi özetleyen: Tuba Kocatepe
Yaklaşık yirmi yıllık psikiyatri pratik deneyimi ve çalışmalarının ardından Jung, psikolojik tipler hakkında bir kitap yayımlamıştır. Bu kitapta Jung, insan kişiliğinin evrensel ve farklı yönlerinin analizini vermiştir. Jung’a göre bütün insanlar dört fonksiyonla donanmıştır. Bunlar; düşünme, hissetme, duygu ve sezgidir. Bu dört işlev, iki ayrı tutumla karışımlar yaparak, bir insanın bilinçli varlığına anlatım verebilmesi için sekiz ayrı seçenek oluştururlar. Bu tutumlar dışadönüklük ve içedönüklüktür. İnsanlar bu dört fonksiyonu da kullanırlar fakat hangi fonksiyonu daha baskın kullandıkları konusunda her insanın farklı seçimleri vardır. Jung’a göre farklı kişilik tiplerinin oluşmasında bu seçimler etkilidir. İçedönük insanlar, iç dünyalarındaki kendi düşünce, his, fantezi ve rüyalarını tercih ederken; dışadönük insanlar, dış dünyadaki olayları, kişileri ve aktiviteleri tercih ederler.
Jung, dördü dışadönük tutuma sahip olan diğer dördü ise içedönük tutuma sahip olan sekiz ayrı temel psikolojik tipin varlığını önermiştir. Bunlar; dışadönük düşünen tip, içedönük düşünen tip, dışadönük duygusal tip, içedönük duygusal tip, dışadönük duyusal tip, içedönük duyusal tip, dışadönük sezgili tip ve içedönük sezgili tiptir.
Bu durumu açıklamak için kullanılan basit fiziksel sistemler iki durumdan oluşur ve bunlara qubit adı verilir. Birinci qubit; Jung’ın dört psikolojik fonksiyonu olan düşünme, hissetme, duygu ve sezgi ile ilgilidir. Bunlar iki grup olarak temsil edilirler: birinci grup, düşünme ve hissetmeden oluşurken; ikinci grup, duygu ve sezgiden oluşur. Kişiliğin farklı tutumları (dışadönük, içedönük) ise ikinci qubit olarak adlandırılır.
Kuantum teorisi (bir atomun yörüngelerinde bulunan elektronların enerji seviyeleri arasındaki sıçrayışlar), matematiksel bir yapı olarak Jung’ın kişilik teorisine doğal bir çatı sağlar. Psikolojik kişilik oluşumunda bu iddianın hiçbir moleküler ve biyokimyasal temeli yoktur. Kuantum teorisi, Jung’ın tip dinamikleri fikrini ve karşıt psikolojik fonksiyon ve tutumların aynı kişide olabilmesini açıklamada etkilidir.
Referans:
Bickhard, M., Blutner, R., Hochnadel, E. (2010). Two qubits for C.G. Jung’s theory of personality. Cognitive Systems Research, 243-259.
Makaleyi özetleyen: Tuba Kocatepe
Özet: JUNG AND MARX - Alchemy, Christianity, and the Work Against Nature
Ana fikir, doğaya karşı çalışma etrafında dönmektedir. Yaratıcı ve bakire kelimeleri, bunu açıklamak için önemlidir. Çünkü yaratıcı ve bakirenin arasında bir yerde, doğaya karşı çalışma yapılmaktadır. Bu yeri tarif etmek için de Jung ve Marx isimlerini bir araya getirmek gerekir. Bu yeri fiziksel olarak tarif edebilmek için hayal gücünün iki hareketi gerekir. Bu hareketleri Jung, dışadönük (extraversion) ve içedönük (introversion) olarak adlandırır. Simya (alchemy), Jung tarafından psişe içinde yorumlanmıştır. Ayrıca Jung’ın son otuz yılında en çok ilgilendiği kavram, simya olmuştur. Jung’ın bahsettiği simyanın psikolojisi; hayal gücünü, mizahı ve arzuları içerir.
İnsanın doğayla olan ilişkisi Marx’ın analiz ve görüşlerinde belirtilir. Ayrıca ekonomik aktivite, insan ve doğa arasındaki ilişkiyi kapalı bir daire haline getirir. Karl Marx, doğadaki ve paradaki değişimi kapitalizm olarak adlandırmıştır. Marx özellikle bu yeni teknoloji ve kapitalist toplum içinde, kişisel gelişime ne olduğunu anlamaya çalışmıştır. Jung’ın simya psikolojisine değinen Marx’ın en önemli fikri, yabancılaşma (alienation)dır. Yabancılaşmayla anlatılmak istenen, hem insanın kendi doğasından yabancılaşması hem de içinde yaşadığı doğadan yabancılaşmasıdır. Burada önemli olan; paranın, insanın doğayla olan dairesini kırmada ne kadar başarılı olduğudur. İş ücretinin bilinci, anaparanın ve doğanın kendi içindeki bakireliğine göğüs germektedir. Bunun anlamı da, paranın dışarıda başka bir amaç için kullanılabilir olmasıdır.
Jung’ın psikolojisi, Hegel’in sıradan kadın ve erkeklerin deneyimlerinin felsefesi olarak okunabilir. Hegel’in felsefesi genel olarak Hıristiyan din bilimi olarak yorumlanmaktadır. Simya, modern kimyanın bilimsel olmayan öncüsü olarak ya da hemen zengin olabilmek için altının suni yapımındaki gizemli dini gelenek olarak bilinir. Simya tarihi; insan psikolojisinin nasıl varsayıldığını, maddeye özgü zorunluluğu ve Hıristiyanlık gerçeğine ara bulma zorunluluğunu kaydeder. Bu fikir sıra dışı bir fikirdir, Jung okuyucularına bile bu fikir çok yabancı gelmiştir ve onlar bu fikri incelemeyi, bu fikre yakından bakmayı tercih etmemişlerdir. Fakat bu fikre derece derece bakan ve geri dönen kimseler, bunun beklenmedik bir şekilde etkili olduğunu görmüşlerdir. Simya tarihinde, Hıristiyanlığın nasıl zarar gördüğü ve insan psikolojisinin bu zararı nasıl iyileştirmeye çalıştığı bulunur. Simyanın tarihteki yeri iki görüşle açıklanabilir: birinci olarak, simyasal çalışmalarla Hıristiyanlık çalışmalarının zıt olmasıyla; ikinci olarak ise, simya, Hıristiyanlık ve modern teknoloji arasında üçlü bir ilişki olduğu teziyle açıklanabilir. Simyasal çalışmalarla Hıristiyanlıktaki kefaret arasındaki zıtlık, Jung’ın simya hakkındaki yazılarına yayılmıştır.
Jung’ın simyadaki çalışmaları; bilimin, teknolojinin, ekonominin ve Hıristiyanlıktaki vücut bulma doktrininin ilişkisini sağlar.
(Bu yazı London’da Analytical Psychology Club’ünün himayesi altında yapılan bir konferans konuşmasının özetidir; konuşmacı, yani yazının sahibi bilinmemektedir)
Konferansı özetleyen: Tuba Kocatepe
İnsanın doğayla olan ilişkisi Marx’ın analiz ve görüşlerinde belirtilir. Ayrıca ekonomik aktivite, insan ve doğa arasındaki ilişkiyi kapalı bir daire haline getirir. Karl Marx, doğadaki ve paradaki değişimi kapitalizm olarak adlandırmıştır. Marx özellikle bu yeni teknoloji ve kapitalist toplum içinde, kişisel gelişime ne olduğunu anlamaya çalışmıştır. Jung’ın simya psikolojisine değinen Marx’ın en önemli fikri, yabancılaşma (alienation)dır. Yabancılaşmayla anlatılmak istenen, hem insanın kendi doğasından yabancılaşması hem de içinde yaşadığı doğadan yabancılaşmasıdır. Burada önemli olan; paranın, insanın doğayla olan dairesini kırmada ne kadar başarılı olduğudur. İş ücretinin bilinci, anaparanın ve doğanın kendi içindeki bakireliğine göğüs germektedir. Bunun anlamı da, paranın dışarıda başka bir amaç için kullanılabilir olmasıdır.
Jung’ın psikolojisi, Hegel’in sıradan kadın ve erkeklerin deneyimlerinin felsefesi olarak okunabilir. Hegel’in felsefesi genel olarak Hıristiyan din bilimi olarak yorumlanmaktadır. Simya, modern kimyanın bilimsel olmayan öncüsü olarak ya da hemen zengin olabilmek için altının suni yapımındaki gizemli dini gelenek olarak bilinir. Simya tarihi; insan psikolojisinin nasıl varsayıldığını, maddeye özgü zorunluluğu ve Hıristiyanlık gerçeğine ara bulma zorunluluğunu kaydeder. Bu fikir sıra dışı bir fikirdir, Jung okuyucularına bile bu fikir çok yabancı gelmiştir ve onlar bu fikri incelemeyi, bu fikre yakından bakmayı tercih etmemişlerdir. Fakat bu fikre derece derece bakan ve geri dönen kimseler, bunun beklenmedik bir şekilde etkili olduğunu görmüşlerdir. Simya tarihinde, Hıristiyanlığın nasıl zarar gördüğü ve insan psikolojisinin bu zararı nasıl iyileştirmeye çalıştığı bulunur. Simyanın tarihteki yeri iki görüşle açıklanabilir: birinci olarak, simyasal çalışmalarla Hıristiyanlık çalışmalarının zıt olmasıyla; ikinci olarak ise, simya, Hıristiyanlık ve modern teknoloji arasında üçlü bir ilişki olduğu teziyle açıklanabilir. Simyasal çalışmalarla Hıristiyanlıktaki kefaret arasındaki zıtlık, Jung’ın simya hakkındaki yazılarına yayılmıştır.
Jung’ın simyadaki çalışmaları; bilimin, teknolojinin, ekonominin ve Hıristiyanlıktaki vücut bulma doktrininin ilişkisini sağlar.
(Bu yazı London’da Analytical Psychology Club’ünün himayesi altında yapılan bir konferans konuşmasının özetidir; konuşmacı, yani yazının sahibi bilinmemektedir)
Konferansı özetleyen: Tuba Kocatepe
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)